1944 Çeçen-İnguş Halklarının
Sürgünü

Kafkaslar'da tarih bir yandan bölünmüşlük gerçeğine, bir yandan da birlik düşüne
dayalı olarak gelişmiştir. Kafkasya'nın siyasi, kültürel ve toplumsal
coğrafyasının parçalı yapısı, bu bölgede hem büyük siyasi güçleri hem de yerel
güçleri bir birlik gerçekleştirme düşüne yöneltmiştir. Dolayısıyla tarih boyunca
bu topraklar iktidar mücadelelerine sahne olmuştur. Bu çalışmada, söz konusu
iktidar mücadelelerinin mağdurları olan Kafkas halklarının maruz kaldığı göçlere,
yıkımlara, ıstıraplara değinilecektir. Bu bağlamda, 1944 Çeçen halkı sürgünü ve
bu sürgün esnasında yaşanılan Haybah katliamı ve Drau Faciası incelenecektir.
Rus Çarlığı'nın 19. yüzyıldaki yayılma alanında yer alan Kafkasların yerleşik
halkları, uygulanan nüfus politikaları ile yurtlarından edilmişler ve farklı
coğrafyalara göç ettirilmişlerdir. Bu göçler 1850'li yıllarda başlamış, 1862-65
arasında zirveye ulaşmış, 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı ve 1890-1908 yılları
boyunca da sürmüştür. Bu göçlerde Rusya'nın en önemli amacı, Kafkas topraklarını
kendisine karşı mücadele veren etnik unsurlardan arındırarak Ruslaştırmak
olmuştur. Rusya, işgal ettiği Kafkaslar'da askeri yönetimini kurduktan sonra
bölgede zorunlu göç ve yerleştirme politikaları izlemiş, yerinden edilen Kafkas
halklarının yerine Rusları, Ukraynalıları, Hristiyan Kazakları ve Don
Kazaklarını yerleştirmiştir.
19. yüzyılda, Kafkas halklarının yaklaşık olarak üçte birinin, bilhassa
Rusya'nın başını en çok ağrıtan Kuzey Kafkasyalıların yaşadıkları topraklardan
göç ettirilişi, Çarlık Rusyası'nın planlı bir girişimi olarak gerçekleşmiştir.
1860 yılında Kuzey Kafkasya'da yeni bir idari taksimat yapılmış, eyaletlere ait
Rus birlikleri oluşturulmuş, yerli halklara Rus hakimiyetini ve sonrasında da
Rus makamlarının uygun gördüğü yerlere gitmeyi kabul etmedikleri takdirde
Osmanlı topraklarına göç etmekten başka çarelerinin olmadığı söylenmiştir.
Ruslar, halk içinde işletilen dedikodu mekanizması ile göç etmeyenlerin
Hristiyanlaştırılacağını ve 25 yıl süre ile askere alınıp hilafet ordusu
karşısında cepheye sürüleceğini yaymışlardır. Özellikle Çerkezlerin ikamet
etmekte olduğu verimli topraklara göz diken Rusya, Çerkezlerin köylerinde
yaşamalarını olanaksız kılmaya yönelik saldırılar gerçekleştirmiştir. Köyler
önce talan edilmiş, arkasından yakılıp yıkılmış, sürü hayvanları ve yaşamlarını
sürdürebilmeleri için gerekli olan temel gereksinimler halkın elinden
alınmıştır.
1864'te Çar Naibi Grandük Michel, bir ay içinde Kafkasya terk edilmediği
takdirde bütün yerli halkın savaş esiri olarak Rusya'nın çeşitli bölgelerine
sürüleceğini ilan etmiştir. Kafkasya'yı kendisine sadık bir Hristiyan yurdu
haline getirmekte kararlı olan Rusya, bundan sonra Kafkasya'da önemli bir nüfus
değişimi ve yeniden iskan süreci başlatmıştır. Böylece çok sayıda Çerkez ve
Çeçen, Osmanlı İmparatorluğu'na göç etme kararı almıştır. Ancak yolculuk
şartları ağır olduğundan çok sayıda göçmen açlık, kötü koşullar, hastalık,
gemilerin batması gibi nedenlerle yolda hayatını kaybetmiştir. Bazı kaynaklara
göre göç edenlerin sayısı 1,2 ila iki milyon arasındadır ve insanların yaklaşık
500 bini yolculuk sırasında ölmüştür. Çeçenlerin oranı ile ilgili kaynaklarda
ortaya konan verilerde bu şekilde göç eden 910 bin Kafkasyalının 60 binini
Çeçenlerin oluşturduğu belirtilmektedir. Göçmenler, Osmanlı İmparatorluğu'nun
Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, İstanbul ve Ege kıyılarındaki şehirlerine
getirilmişlerdir. Buradan sonra Türkiye'de Adana, Giresun, Maraş, Kayseri, Muş,
Sivas, Kars, Mardin illerine ve Ürdün, Suriye gibi ülkelere
yerleşmişlerdir.Kafkas halklarının maruz kaldığı sürgünler, 19. yüzyılda
yaşananlarla kalmamıştır. Sovyet Rusyası sınırları içerisinde yer alan
Kafkasya'da yaşayan halklar, İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında da büyük göçlere
maruz kalmışlardır. Bunlardan en önemlisi 1944 yılında gerçekleşen zorunlu
sürgün uygulamasıdır.
1941
yılının Haziran ayında Sovyetler Birliği'ne karşı saldırıya geçen Almanlar,
hızla ilerleyerek Kafkasya'ya doğru yöneldiler. 1941-42'de, Kafkasya'daki petrol
üretim bölgelerine sahip olmayı amaçlayan Almanlar, Sovyetler Birliği'nin
Azerbaycan'dan sonraki en zengin petrol rezervlerine sahip Çeçenistan'ın Grozni
petrol bölgesini ele geçirmek için harekete geçtiler. Alman birlikleri, 1942
sonbaharında Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'nin bazı bölgelerini işgal etmelerine
rağmen Grozni'ye girmeyi başaramadılar ve Stalingrad yenilgisinden sonra Kuzey
Kafkasya'dan çekildiler. Ancak, Almanların Kafkasya'dan çekilmesinin hemen
ardından yerel nüfus büyük oranda Kızıl Ordu'ya bağlı kaldığı halde yerel
Komünist Partisi saflarında ve devlet kurumlarında hızlı bir tasfiye hareketi
başladı. Sovyet yönetimi, Almanların Sovyet topraklarındaki ilerleyişinden başta
Çeçen ve İnguşlar olmak üzere Kalmıklar, Balkarlar, Karaçaylar, Mesket Türkleri,
Kırım Tatarları ve Volga Almanlarını sorumlu tuttu ve onları ihanet içindeki
halklar olarak topraklarından sürme kararı aldı. 7 Mart 1944'te ülkede yaşayan
tüm Çeçen ve İnguşların sürgün edilmesi kararı yayımlandı ve Çeçen-İnguş Özerk
Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin (ÖSSC) feshedilerek yerine Grozni Oblastı'nın
kurulduğu açıklandı. Kararın gerekçesi ise şu şekilde ifade edildi: "Büyük
Anavatan Savaşı'nda, özellikle Nazi Almanlarının Kafkasya operasyonları
sırasında Çeçen ve İnguşların çoğunluğu anavatana ihanet ederek faşist
işgalcilerin tarafına geçmiştir. Çeçen ve İnguşlar, Almanların talimatı üzerine
Sovyet yönetimine ve güçlerine karşı savaşmışlar ve uzun zamandır komşu
bölgelerdeki kolektif çiftliklere karşı haydutça saldırılar düzenleyerek Sovyet
vatandaşlarını soymuşlar ve öldürmüşlerdir. Bundan dolayı Yüksek Şura Kurulu,
Birinci Çeçen-İnguş ÖSSC'sine bağlı ve komşu bölgelerdeki Çeçen ve İnguşları
SSCB'nin diğer bölgelerine göndermeye ve Çeçen-İnguş ÖSSC'sini lağvetmeye karar
vermiştir." Kararın ardından, 23 Şubat 1944'te Kızıl Ordu birlikleri Çeçen ve
İnguşların yaşadıkları bölgeleri kontrol altına alıp sürgünü başlattılar.
SSCB'den Avrupa'ya kaçarak İngiltere'ye sığınmış olan Albay G. Tokayev, sürgünün
başlangıç hadiselerini şöyle anlatmaktadır:
"Daha 1944 yılında Kuzey Kafkasya, özellikle Çeçen-İnguş bölgeleri, NKVD (Stalin'e
bağlı İçişleri Bakanlığı Halk Komiserliği) mensupları ile doldurulmaya
başlanmıştı.
Ertesi gün, Kızıl Ordu Günü arifesinde her tarafta mitingler düzenlenmişti. NKVD
albayı kürsüye gelerek şöyle dedi: "Esas mevzua girmeden evvel şunu haber
vereyim ki, miting NKVD birlikleriyle çevrilmiştir ve bütün firar teşebbüsleri
derhal ve yerinde kurşuna dizilerek cezalandırılacaktır." Ahali neye uğradığını
bir türlü anlayamıyordu. Albay elini kaldırarak başının üzerinde bir daire çizdi.
Bu bir işaretti. Etraftan mitralyözler şakırdayarak onun sözlerini teyit etti.
Birkaç kişi hançerini çekerek albayın üzerine atlamaya teşebbüs etti ise de
makineli tüfeklerin ateşi onları bir yaprak gibi düşürdü. Birisi firara kalktı
ise de, onu da mitralyöz ateşi biçti. Genç bir İnguş mitralyözcünün üzerine
atıldı. O da aynı akıbete uğradı. Sağ elinde bir tabancayı, sol elinde de Milli
Emniyet Komitesi'nin kararnamesini tutan albay sözlerine devam etti: "Adil ve
âkil Stalin siyaseti sizin çok milliyetli sosyalist vatanında inkişâf etmeniz
için her şeyi yaptı." Herkes başları önünde bu mutat sözleri dinliyordu. Fakat
albay bütün Çeçen-İnguşları Almanlarla iş birliği yapmakla suçlayınca, bütün
halk bir ağızdan bağırmaya başladı: "Yalan, iftira! Biz Almanlara yardım etmedik!"
Tokayev'in bu anlattıkları, 1954 yılında Batı'ya iltica etmiş sabık NKVD subayı
Yarbay Grigori Stepanoviç Burlutskiy tarafından da doğrulanmaktadır.
Burlutskiy'e göre alay kumandanı muavini kürsüye çıkmış, kısa ve kuru nutkunda
Komünist Partisi ile Sovyet Hükümeti'nin kararını ilan etmiştir. Kararın
muhtevası şu şekildedir: "Sovyetler Birliği toprakları Alman faşist orduları
tarafından işgal edildiği zaman Çeçen-İnguş Muhtar Sovyet Cumhuriyeti ahalisi
Çeçenler ve İnguşlar Alman ordularına yardım ettiler. Bunu nazara alan Komünist
Partisi ve Sovyet hükümeti, Çeçen-İnguş ÖSSC halklarını Sovyetlerin başka
bölgelerine göç ettirme kararı vermiştir. Herhangi bir mukavemet ve
emirlerimizin icrasında boyun kaçırmak yolundaki teşebbüsler partinin ve Sovyet
hükümetinin kararlarına itaatsizlik telakki edilecek ve ordu ikaz etmeden silah
kullanacaktır."
Her aileye 20 kg bagaj için izin verildi ve arkalarında kalan evleri, toprakları
ve büyükbaş hayvanlarına Rusya Sosyalist Federatif Sovyetler Cumhuriyeti (RSFSC)
tarafından el konuldu. Stalin'in verdiği emir gereğince 500 bin ila 700 bin
Çeçen-İnguş, yük trenlerine bindirilerek başta Sibirya ve Kazakistan olmak üzere
Orta Asya'ya sürüldü. Yalnızca 2,000 kişi dağlara kaçabildi. Birkaç gün su ve
yiyecek verilmeden hayvan vagonlarında yapılan yolculuk sırasında insanların
yaklaşık %20'si hava koşulları ve açlık nedeniyle hayatını kaybetti. Sürgünün
ilk yıllarında iklim koşulları, ağır çalışma ve salgınlar sonucunda pek çok kişi
daha hayatını kaybetti ve Çeçen ve İnguş halklarının nüfus kayıpları arttı. Her
10 eve bir gözlemci verilmek suretiyle polis devleti mantığı ile kontrol edilmek
istenen Çeçen ve İnguşların her ay kendilerini kaydettirmeleri de zorunluydu.
Sürgünde dahi rahat bırakılmayan bu insanların birçok şey için polisten izin
alması gerekiyordu. Bulundukları mekandan yalnızca üç kilometre uzaklaşmaları
dahi yasaktı.
NKVD tarafından gerçekleştirilen sürgün büyük bir gizlilik içinde yapılmıştı.
Olaydan ancak iki yıl sonra, 26 Haziran 1946'da zorunlu göç "İzvestiya"
gazetesinde küçük bir haber olarak yer aldı. Bununla birlikte, sürgün yerleri ve
durumları ancak 11 yıl sonra, yani 1955'te anlaşılabildi. RSFSC Üst Konsey
Prezidyumu, Prezidyum Başkanı İ. VIasov ve Sekreter P. Bahmorov'un imzaladıkları
bir bildiriyle Kırım Tatarları ve Çeçenlerin SSCB'nin değişik yerlerine
sürüldüğünü onayladı. 26 Kasım 1948'de yayınlanan bir bildiri ile de,
sürgünlerin yurtlarına geri dönme haklarından mahrum olarak, süresiz sürgünde
kalacakları bildirildi. Sürgün yerleri, durumları ve yaşayışları hakkında bilgi
ancak sürgünden 11 yıl sonra verildi.23 Şubat 1944'te başlayan ve üç günde
tamamlanan sürgün Çeçen-İnguş halkının maruz kaldığı en büyük felaketlerden biri
olarak tarihe geçti. Cephede savaşan Çeçen ve İnguşların henüz evlerine bile
dönmediği bir sırada gerçekleştirilen böylesine bir sürgünü meşru gösterecek
herhangi bir delil mevcut değildi. Nitekim, Stalin'den sonra Sovyetler
Birliği'nin başkanlığına gelen Kruşcev 25 Şubat 1956 tarihinde Parti'nin 20.
Kongresi'nde yaptığı konuşmada "Aklı başında bir insanın; kadın, çocuk, yaşlı,
komünist ve komsomol ayrımı yapmadan tüm milleti, bireylerin veya bir grup
insanın yaptığı hareketlerden sorumlu tutmak suretiyle toplu halde sürgün ederek
cezalandırmasını anlaması zordur." ifadesini kullandı. Kararın gerekçesi olarak
"Nazi iş birlikçiliği" öne sürülmüştü; ancak Stalin'in amacı geçmişteki
isyanlarından dolayı Kuzey Kafkasya halklarını cezalandırmak ve onların Türkiye
topraklarına planlı göçünü engellemekti.
Bu sürgün sırasında çok sayıda katliam gerçekleştirildi. Bunlardan biri de
Haybah köyünde gerçekleştirilen ve çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 700
kişinin ölümüne neden olan katliamdı. NKVD polisleri Haybah köyü halkını kadın,
erkek, ihtiyar, çocuk ayrımı yapmaksızın ahırlara doldurarak diri diri yaktılar.
Adalet Bakanı eski yardımcısı iken, buraya gönderilerek askeri birliğe katılmaya
zorlanan Ziyaudi Malsagov, 27 Şubat 1944 günü Haybah'da gerçekleştirilen
katliamı şöyle anlatmaktadır: "Cumhuriyet'in diğer bölgelerindeki Çeçenlerle
İnguşlar vatanlarından sökülüp Kazakistan'a yollanmaktaydı. Fakat buradakileri
nakletmek mümkün değildi. Çevre avullardan toplanan halk yola çıkarıldı.
Hastalar, yaşlılar ve zayıflar, ertesi günü helikopterlerle taşınacakları
söylenerek arkada bırakıldılar. Kadın, çocuk ve gençlerin bir kısmı da onlarla
kaldı. Kalanlar 650-700 kişi kadardı. 27 Şubat 1944 günü sabah saat dokuzda
çevre avullardan ve Haybah'tan toplanan bu insanlar bir ahıra sürüldü. Bu ahıra,
Lavrentiva Pavloviça Beriya'nın "Örneklik Beygir Ahırı" denilmekteydi. Bu
ahıra daha önce, dışardan ateşlenince içeriyi tutuşturacak şekilde kuru ot ve
saman yığılmıştı. Bu insanlar ahıra sürülüp üstlerine kilit vuruldu. Ardından
ahır ateşe verildi. Ateş tutuştuğu zaman ben fazla uzakta değildim. İnsanlar
ahırın kapısını zorlayıp kırdı ve dışarıya çıktı. Gvişiani de o an emretti: "Ateş!"
Meğer otomatikler daha önce mevzilenmiş. Otomatların biçtiği ceset yığınları
kapı çıkışını tamamen kapattı. Bir iki kişi firara kalkıştı. Onları da
öldürdüler. 650-700 insan ahırın içinde cayır cayır yakılarak öldürüldü."
Sürgün sırasında çok sayıda Çeçen'in ölümüne neden olan bir başka hadise de
Sotni köyünde yaşandı. Çeçen ve İnguşları sürmekle görevlendirilen Kızıl Ordu
askerleri ve NKVD polisleri, Sotni köyü erkeklerini topladıktan sonra, yine
çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan çok sayıda Çeçen'i, buzun onları
taşımayacağını bildikleri halde buz tutmuş Galanşoh gölünü geçmeye zorladılar ve
binlerce Çeçen, Galanşoh gölünde can verdi.
Stalin'in ölümünden üç yıl sonra, Kruşcev, 25 Şubat 1956 tarihinde Komünist
Parti'nin 20.
Kongresi'nde yaptığı konuşma ile ‘de-Stalinizasyon' kampanyasını başlattı.
Kongrede Çeçenler, İnguşlar, Balkarlar, Karaçaylar ve Kalmıkların itibarları
iade edildi. Sürgünde yaşayan Kuzey Kafkasyalıların topraklarına dönmelerine
izin verildi. İlk önce aşamalı olarak sürgünlerin önemli bir bölümünün
kayıtlardan kurtarılması sağlandı. Haziran 1955'te Çeçen ve İnguşlara kendi
dillerinde kültür ve eğitim faaliyetleri gerçekleştirme izni verildi. Ancak
Çeçenler ve İnguşlar topraklarının iadesini ve özerk cumhuriyetlerinin yeniden
kurulmasını talep ettiler. Bu amaçla yaklaşık 30 bin kişi, Sovyet yönetiminin
izni olmaksızın geri döndü.
16 Temmuz 1956'da SSCB Yüksek Şura Kurulu, sürgün edilmiş olan Çeçenlere
uygulanmakta olan yasal kısıtlamaları kaldıran bir karar yayımladı. Ancak
ülkelerine geri dönme ve müsadere edilen mülkiyet haklarının iadesi konusunda
herhangi bir açıklamada bulunulmadı. Ardından Komünist Partisi Merkez Komitesi,
24 Kasım 1956'da Çeçenlerin ve İnguşların ulusal özerkliklerinin yeniden
verilmesi kararını aldı. Nihayet 9 Ocak 1957'de Sovyetler Birliği Yüksek Şurası,
aldığı bir karar ile 1944 yılında topyekun tehcir ve katledilen Çeçen-İnguşların
yurtlarına dönmelerine izin verdi ve Çeçen-İnguşetya'nın RSFSC bünyesinde ÖSSC
olarak yeniden kurulmasını karara bağladı. Ancak, bu kararnamede sürgün
sırasında ne kadar insanın öldüğü, ne kadarının katledildiği ve maddi zararın
boyutu hakkında bilgi verilmedi.
Groznenskiy Raboçiy gazetesinin 12 Ocak 1958 tarihli nüshasında, aynı yıl
1 Ocak'ta sürgünden dönen Çeçen ve İnguşların sayısının 200 bin civarında olduğu
yer aldı. Bu da 1944 yılında sürülmüş olan 700 bin nüfuslu Çeçen-İnguş Muhtar
Cumhuriyeti ahalisinin takriben %30'una karşılık gelmekteydi. 1944 sürgünleri
arasında, sürgünden birkaç hafta önce doğan Cevher Dudayev ve ailesi de vardı.
Dudayev ve ailesi, köylerinden alınarak Kazakistan'a sürüldüler ve kolhozlarda
çalışmaya zorlandılar. Dudayev ve ailesi ancak 1957 yılında Grozni'ye dönebildi.
Aynı şekilde Çeçenlerin önemli liderlerinden Aslan Mashadov da sürgünde doğup
çocuk yaşta anavatana dönenlerdendir.
Geri dönmeyi başarabilen Çeçenler çok ciddi problemlerle karşı karşıya kaldılar
ve sürgünün açtığı yaraları iyileştirmek için zorlu bir mücadele verdiler.
1944'ten 1956'ya kadar devam ettirilen Ruslaştırma politikaları sonucu,
kentlerin, kasabaların, köylerin ve bölgelerin adları değiştirilmiş ve
Çeçen-İnguş topraklarına on binlerce Rus yerleştirilmişti. Toprakları Ruslar ve
diğer etnik gruplar tarafından işgal edilen Çeçenler ve İnguşlar eski köylerine
değil, kendileri için kurulan özel kolektif çiftliklere yerleştirildiler. 540
bin nüfuslu başkent Grozni'ye 500 bin kişinin sürgünden dönmesi beklenmekteydi.
Böylelikle konut sıkıntısı Rus asıllılarla Çeçen ve İnguşlar arasında gerginlik
yarattı ve 1958'de silahlı çatışmalar başladı, çok sayıda insan hayatını
kaybetti.
Topraklarına dönen Kuzey Kafkasyalı halklar bir kez daha sistematik baskıyla
karşı karşıya kaldılar. Grozni'deki Rus yerleşimciler Çeçen ve İnguşlara yönelik
saldırılar düzenlediler. Çeçenler ve İnguşlar, sabotaj, terörizm ve silahlı
ayaklanma gibi pek çok suçla itham edildi ve yargılandı. 1958, 1963 ve 1964'te
Mohaçkale, Grozni ve Nazran'da geniş çaplı yargılamalar gerçekleşti.
Rusya'nın soykırıma yönelik sürgün planı, Kuzey Kafkasya'da genel kontrolün
güvence altına alınması açısından stratejik bir anlama sahiptir. Bu toprakların
güneyden gelebilecek tehditlere karşı tampon bölge özelliği taşıması, burada
yaşayan halkların sürgün edilmesinde önemli bir etkiye sahiptir. Öte yandan,
dağlık bölgelerde yaşayan Çeçen ve İnguşların dinlerine ve geleneklerine bağlı
olması ve Sovyet rejiminin öngördüğü yaşam tarzına uyum sağlamamaları, Sovyet
yönetimi tarafından ciddi bir problem olarak görülmekteydi. Bu nedenle
Moskova'nın ateist propagandaları zaman zaman dayatmaya dönüşebiliyordu.
Sovyetler döneminde yıkılan çok sayıda cami de bunu doğrulamaktadır.
Kuzey Kafkasya halklarının Slav olmaması ve komünizmi desteklememesi de zorunlu
göç ve sürgünün nedenleri arasında sayılabilir. Nitekim, Kuzey Kafkasya
halkları, parti örgütlenmesine beklenen düzeyde katılmamışlardı. Çeçenistan'da
ve İnguşetya'da Ocak 1934'te üye ve adaylarla birlikte parti örgütü 11,966
kişiyken, bu sayı Nisan 1937'de üye kartlarının yenilenmesi sırasında 6,914
kişiye düşmüştü. Özetle ifade etmek gerekirse, soykırıma ve sürgüne maruz
bırakılan Çeçen ve İnguşlardan boşalan topraklarda uygulanan Ruslaştırma
politikaları, Rusya'nın geçmişten bugüne izlediği Kafkasya politikasının devamı
niteliğindedir. Sürgüne sebep teşkil eden Almanlarla iş birliği iddiaları
göstermelik bir gerekçe olarak gözükmektedir. Demografik yapıya sürgün yoluyla
yapılan bu müdahale, Kafkasya'nın yerel halkları arasında bir çatışma zeminini
de beraberinde getirmeyi amaçlamıştır. Nitekim, Rusya bugün geçmişte izlediği bu
politikanın meyvelerini toplamaktadır.

Çeçen - Online © 2007